Kendim

İnsanları kişiilendiren, dogasal ve toplumsal çevredir. Kişiyi biçimlendiren ise, elindeki üretim araçları… Sanatçı, bu olguların içinde boy atar. Ayrıca bir yaşam süresi içinde, sanatçının yaşantısı ne kadar zengin olursa, ortaya koyduğu yapıtlar da o derece başarılı ve sağlam olur. “Sanat yaşantının izdüşümü” olduğuna gore, en çok kendi yaşantısı kaynak olur sanatcıya.

Ben dünyaya gelmeden önce, bir köy varmış Bursa ilinin kuzeyinde; adına “Seçköy” derlermiş. Ben burada gelmişim dünyaya. Bu köy bir aynı oldugu yerdedir şimdi.

Ben dünyaya gelmeden önce, bizim köyde karasabanla üretim yapılırmış; yine de karasabanla yapılır.

Ben dünyaya gelmeden önce ülkemizde gavurlar varmış. Gavurları babalarımız, ülkemizden çıkarmak için onlarla cenkler yapmışlar. Ve şimdi de ülkemizde gavurlar olduğu halde, biz onlarla cenk etmiyoruz. (Yuuuh! size.)

Ben dünyaya gelmeden önce. “Balabanların” ocağını kuran iriyarı bir adam varmış,

adına “BaIaban Hasan” derlermiş… Hasan’ın oğlu Hacı ibrahim, (benim dedem) Derviş Ali’nin kızı Zeyni (benim ninem) ile evlenmiş… HacI ibrahim dedem, köyümüze ilk defa okulu getiren adammış… Dedem, harmarlarda saman çekerken vurulup öldüğü zaman, babam Hasan 14 yaşındaymış. “Küçük Zabit” okulunda başçavuş olduktan sonra, “karakadı” soyundan olan anam Ayşe ile evlenmiş… Anam benden önce, ilkine bir kız, benden sonra iki oglan ve bir daha kız olmak üzere beş çocuk dogurmuş. (Oglanların biri yaşamamış)

Anam beni doğurduğu zaman, (yıl 1921 ya da 22 olacak) babalarımız düşmanları

kovalıyorlarmış yurdumuzdan. Babalarımız gavurları kovalarken, analarımız da bozguna ugramış olan Yunanlıların şerrinden dağlara kaçmışlar. İşte o zaman ben kundakta imişim. İri ve ağır olduğumu söyler durur anam. Oylesine ağlayıp bağıyormuşum ki, anamın da içinde bulundugu göç topluluğu; beni atmayı salık veriyorlarmış anama. Saklanmış oldukları ormanda, bir eşekler bir de ben varmışım sesiyle kafileyi tehlikeye atabilecek olan. Eşeklerin ağızlarını bağlayıp susturabildikleri halde, beni susturmanın bir çaresini bulamamışlar. Bunun tek çaresi, beni atmakmış karanlık ve derin bir uçuruma… Anam diretmiş, atmamış beni canı pahasına. (Ana ve çocuk resimleri yapışım, işte burdan gelir.)

Ben beni gormeden once, bir takım şekiller gördüm odamın duvarlarında: Sordum dillendigim zaman, “nakış” dediler onlara.

Ben beni kıpırdatmadan önce, bizim evde bir takım insanlar geziniyordu: Sordum, “ana”, “baba”, “nine”, “abla” dediler.

Ben gütmeden önce, bizim dama bir takım hayvanlar girip çıkıyordu: Sordum, “öküz”, “eşek”, “beygir”, “kopek”, “koyun”, “inek”, “keçi”, “düve” dediler.

Ben kendi sesimi duymadan önce, bir çok sesler duydum: Sordum, “türkü”, “koşma”, “davul”, “zurna”, “ezan”, “kur’an”, “top”, “tüfek” dediler.

Ben kaşığı elime aldığım zaman, bizim evdekilerin ellerinde çeşit çeşit araçlar vardı: Sordum, “karasaban”, “boyunduruk”,”ellik”, “orak”, “tahra”, “nacak”, “diğren”, “yaba”, “bel”, “çapa” dediler.

Ve gezdirmeye başlar başlamaz kendi ayaklarım kendimi, köyun sokaklarında dolaşmaya başladım: Koyun orta yerinde iki kahve, bir hamam, bir cami, bir okul, iki çeşme ve çeşmelerden birinin başında koca bir çınar vardı… Girdim kahvelerden birine, baktım bir kısmı oturmuş çay kahve içer; ben de içtim. Ve bir kısmı kumar oynar; hayır ben oynamadım… Kahveden çıktım giderken anam beni görüverdi; tuttugu gibi kolumdan hamama soktu. Ben yıkanırken, kadınlar bana bakmıyordu; ben onlara baktım… Hamamdan çıktım giderken; Ali dedem beni tuttuğu gibi camiye soktu. Yatıp kalkıyordu orada cemaat; ben de yatıp kalktım, namaz kılmasını öğrendim… Camiden çıkar çıkmaz iyiki babam gördü beni; elimden tutup okula gotürdü. Yaşım küçükmüş, yazmadılar; ağladım. Orada sıra sıra oturmuş çocuklar gördüm, ama ben oturamadım; kıskandım. Oradaki çocuklann kitapları vardı, okuyorlardı hep bir agızdan türkü gibi; ama ben okuyamadım. Kalemi, defteri ve kitabı ilk kez orada görüyordum. Okuldan gelirken köy alanında bir kalabalık gördüm: Adamların ellerinde mavzerler, koca çınarın dallarına konan kerkenez kuşlarına atıyorlardı. Mavzer kurşunuyla kerkenezi düşürmek hünermiş. Okuyup yazması, daha çok hunerdi oysa. Hele yere düşen kuşların kanat çırpmaları hala gözümün önündedir. İşte o gün okuldan eve gelir gelmez, babamdan kalem defter istedim; hemen aldılar.

Ben kalemi ilk gördüğümde, ne kadar da beğenip şaşmıştım: Nasıl da delip takmışlardı bir çubuğun içine ucunu?.. ilk günü hiç bir şey çizmedim onunla, yanlış bir şeyle başlamaktan korkuyordum sanki. 0 gün koynuma koyup uyudum onlarla. Sabahleyin uyandığım zaman, anamı gergefin başında nakış işlerken gördüm: Anamın işlediği çevre dallarından birini gözüme kestirip cesaretle çizdim: “Bir dal bir çiçek…” Ne iyi ne guzel bir kalemdi bu: nasıl çizersen öyle oluyordu; şaştım! Dalın üstüne bir de kuş kondurunca anama gosterdim… Anam; “Keşke sen kız olsaydın da nakış işleseydin.” diye yakındı.. Ben erkekligimden memnundum; koşup çocuk arkadaşlarıma gösterdim marifetimi. Üç arkadaşla birlikte çiçek toplamaya çıktık köyden. Bu, köyden ilk kez çıkışımdı; kırlarda bulduğumuz çiçeklerin ve kuşların resmini yapacaktım ben.

ilk kez görüyordum dünyanın bu yanını: 0 gün gözümün erdigi yerler, yani dağların gökyüzüne değdiği yerler, dunyamın sınırlarıdır. 0 gün her yan çiçek tarlasıdır. Bizim evde saksılardaki topraklar bir avuçken, şimdi buralarda dağlar taşlar bile topraktı. Tarlalarda koylüler çalışmakta: Kiminde karasabana koşulu öküzler çift sürmekte, kiminde bel işi çapa işi, ellik orak kiminde… Köy içinde üç çeşit kuş varken, (murat, serçe, kerkenez,) şimdi buralarda yüz çeşit; kiminin kanatlan al yeşil mavi sarı, hepsinin gagaları türlü türlü türkülü… Evde çevredeki nakışlar beş on çeşitken, cyırlarda çiçekler yuz bir çeşit… Simdi ben hangi birinin resmini çizeceğim? Şaşırıp kaldım ve defterle kalemimi usulcacık koynuma soktum… Köy içinin çeşmesi şır şır akıp dururken, şimdi buralarda dereler şarıl şarıl belim gibi, değirmenleri çevirmektedir.

Yıllardan bir yıl, günlerden bir gün, öküz arabasıyla tarlaya götürdü beni babam.

Karasabanla çift surerken o; ben dönüm başından, karşı yamaçtaki çift süren adamın resmini çizdim öküzleriyle birlikte… Çizdigim bu resmi beğenip sordu babam: “Neden benim resmimi çizmiyorsun şuracıkta da, taa karşılardaki çiftcinin resmini çekiyorsun?..” “Bizim öküzler çok kocaman, benim defterime sığdıramıyorum onları…” “Aferim!” dedi babam: “Bizim öküzler, herkesinkinden daha kocamandır doğru. Ya benim resmimi neden yapmıyorsun?..” “Sen de kocamansın, babamsın…” bu cevaplar Hasan Çavuş ‘un o kadar hoşuna gitmişti ki, cebindeki köstekli saatini hemen hediye etti bana o gün. Oysa ben saatin üzerindeki rakamları bile tanımıyordum, değil ki saatin kaç olduğunu bilmek. Ama oylesine sevinmiştim ki, bu armağandan ötürü günün birinde öküzler i de ufaltıp sığdıracaktım defterime.

Her gün her saat resim yapmıyordum elbet, ben de öteki çocuklar gibi bir çocuktum. Ama her nedense onlar benim yaptığımı yapamıyorlardı. Örneğin ben, oyuncaklarımı kendim yapıyordum. Karasaban ve boyunduruk yapardım mısır saplarından. Araba yapıp biner, kızak yapıp kayardım… Bir gün yapmış olduğum boyunduruga kedileri koştuk çocuklarla. Kedilerin çektiği mısır saplarından yapılmış araba, tam da onlara göreydi. Ne güzel oynayıp dururken biz çocuklar, yanımıza bir serseri köpek geldi. Boyunduruğa koşulu kediler uyuz köpeğe çalım satmak isteyince, köpek ağzını açıp uğradı bizim çiftin uzerine. Öküzlük taslayan kediler, köpeğin karışısında kedi olduklarını anlayıp fırladılar kiremitliğe. Böylesi daha iyi bir seyirdi öteki çocuklar için, ama benim boyunduruk bir daha geri gelmedi. 0 günden sonra köy yerinde kimse, oküzlerden başka hayvan koşmadı boyunduruğa. Arasıra eşek koşuyorlarsa da kulak asma. Bir de kıtlık yıllarında, adamlar kendileri de eş olurlar boyunduruktaki tek oküzün yanına.Her gün oyun oyuncak, avutmuyordu beni. Yakında okula başlıyacaktım o çocuklar gibi.

Yazı yazamadan önce, böyle yazıyordum resimcil şekillerle… Bizim eve gelen kadınları sakındırarak resimlerini çizmekten zevkleniyordum. Bazen öyle canIı öyle korkunç şeyler anlatıyorlardı ki, anladıklarımı defterime şekillendirmeğe uğraşıyordum: Gavurlar, Deli Ahmet amcam ile köyün imamını, çeşmenin onündeki çınarın dalına ayaklarından ters asıp, kafalarının altına saman yakmışlar; Arif teyzenin başına kızgın sacayağını geçirmişler, para çıkarttırabilmek için. Parası olmayan teyze, başındaki ateş çemberinin yarasından ölmüş… Balabanlann evine giren gavurlar epey ganimet bulabilmişler: Bir çift öküz, bir tosun, bir at, iki inek, elli koyun, yirmi keçi. Çıkarıp sürmüşler avludan. Damları ve avluyu boşalttıktan sonra, yukanya çıkıp ambarlan ve çuvalları da boşaltmışlar. Bütün bu patırtılar olurken evin içinde, Zeyni ninem odalardan birinde boyuna namaz kılarmış. Gavur kısmı namaz niyaz dinler mi; yatırmış

bir gavur bıçağın altına ninemi: “Çıkar paraları!” dermiş… Ninemin cevabı: “Lailaheillallah Muhammet in resuIüIlah!..” Ablam o zaman üç yaşında; gavurun kolunu tutmuş: “Bilili, ninemi kesme!” diye ağlarmış. İşte tam bu sırada, kapıdan içeriye bir Çerkez girmiş; bu Çerkez duvarda asılı duran bir fotoğrafta Çerkez Ethem’le babam Hasan Çavuş’u yan yana görünce “Bırak nineyi!” demiş. Gavur gavuru dinlemiş , ninem ölümden işte böyle kurtulmuş…

Ninem beni öbür kardeşlerimden daha çok severdi. (Ne yersin ne içersin.) Belki de, kocasının adını (ibrahim} taşıdığım içindi. Benden sonra bir oğlan kardeşim daha oldu ve yaşını doldurmadan öldü. Ben o zaman kalem ile defteri görmemiştim daha, öiümün ne olduğunu bilmiyordum yani. Kardeşimi gözleri kapalı yatarken gördüğümde, uyuyor zannetmiştim. Ama o’nu gotürdüler bir daha getirmediler. Ninem anlatırdı ben sordukca: Şimdi o “huriler”in yanındaymış; anama şafaatcı olacakmış. Zeyni ninemin de şafaatcısı varmış. Hele Fadime ninemin (anamın anası) şafaatcıları biraz fazla olmuş: (Onun için Fadime ninem, dağlarda gezmeyi severdi.) Bir gün iki çocuğuyla Fadime ninem, at üstünde Deliçay’dan geçerken çocuklarını sulara kaptırmış. Oğlu, (dayım) harpte şehit olup kalmış… Bu özetlediğim uzun öykülerle nennileniyordu çocukluğum. Ahretle dünya karışıyordu hayalimde çoğu zaman. Ahreti ninem kadar canlı anlatan yoktu: Dünyada bir tek canlı kalmayıp hepsi öte yana göçtükte, dağları taşları dümdüz ova ettikten sonra, Magrip’e bir yumurta dikip Maşrik’ten bakardı. Ve sıcak bir yağmur yagardı bu silik alan üstüne. Ondan sonra katran kazanları, “cehennem” kurulurdu. Ondan sonra kıldan ince kılıçtan keskin koprüler, “sırat” gerilirdi. Ondan sonra geç karşı yakaya hünerin varsa, “iman”ın varsa? Kimi zaman cennetliğiz, kimi zaman cehennemlik… Ahret oykülerinin korkusunu, arkadan gelen masallar güç bastırırdı… Öykülerin korkuları ve masalların umutları yanında, bir de Hacı dedemin eşkiyalar tarafından soyulması ve oldürülmesi anlatılıyordu ki bu beni hepten öfkelendiriyordu… Günlerden bir gün, evin içinde dolapları karıştırırken, babamın tabancası elime geçti. (Nedense o gün yanına almamış .) iki elimle tutup baktım: Dedemi vuranlar bununla vurulabilir miydi?.. Ninem öbür odada yemek pişirmekte… Tabanca bana göre kocaman ve ağırdı, ben tabancaya göre küçük hem de kıçımda don yokken, tetiğini sıkabildim: “Brooov!..” patlattım, aşkolsun bana. Kurşun tavandan bir delik açtı gitti, tabancaya da aşkolsun. Ama ninem tabancanın sesini duyunca, yamma gelip de beni böyle görUnce bir çığlık attı, işte o zaman ben de korktum bu oyundan.

Gel zaman git zaman, okula yazılıp resmen öğrenci oldum, yıl 1928. Okuyoruz: “Ata ot at…” Yazıyoruz: “a, b, c…” Ne kadar da kolaymış okuyup yazması?.. Dur hele bu gün resim dersi var: Öğretmen kara tahtaya üç tane örnek resim deseni koydu; bunların biri at, biri eşek, biri öküzdü. Ögretmen bu resimlerden hangini istersek onu çizmemizi soyleyip odasma gitti… Ben karşıda duran resimlerden üçünü de coşup çizmiştim, acaba ögretmen bana çekişirmiydi? Çünkü o bir tane istemişti?.. Ben dalgın bir halde, defterimin obur sayfasına bir tek eşek resmi daha çizerken, bir tokat patırtısıyla uyandım. Baktım çocuklan tokattan geçiriyordu ögretmen. Eyvah sıra bana geliyordu, kim bilir bana kaç tokat vuracaktı? Şunlara bak, hepsini de bir aynı çizmiştim… Ögretmen benim tepeme gelince: “Harika!” diye bağırdı. Ben korkudan yukarıya hopladım. “Harika” ne demekti? Suratıma inecek tokatları beklerken, öğretmen yapmış olduğum resimi almış çocuklara gosteriyordu: “işte resim böyle yaplır.” diyerekten…

Bu olaydan sonra beni kimse dizginleyemezdi artık. Durmadan resim çizmek, okumak ve yazmaktı işim… Okul yılları tatlı birer düş gibi gelip geçti. Sözde ben bu üç sınıflı köy okulunu, pekiyi ile bitirmiştim, ama neye yaradı? Başka okullar vardı kentlerde, onları da okuyup bitirebilirdim. Oralara gidip okumak istedim, yollamadılar. “Hasretine dayanamazlarmış.” (Daha sonra çeşi itli sebeplerden ötürü, 13 yıla yakın damlarda yatacaktım, o zaman hasretime nasıl dayanacaklardı?) Okulu bitirdikten sonra beni işe koştular. Önce öküzlerimizi gütmekle başladım işe. Sonra çift sürdüm, karasabanla. Sap çektim kagnı ile. Ekin biçtim, ellik orak. Harman sürdüm, düven yaba… Bütün bu işleri yaparken, hiç bir zaman defteri kalemi eksik etmedim yammdan… Aşık da olmuştum bu ara; çünkü şiirler yazıyordum resimlerin aralarına…

Bir gün harmanlara sap çekerken, bizim arabanın yanından bir araba gelip geçti hızla; ve bizi toz duman içinde, gerilerde bıraktı. Sordum “Nedir bu?” “Otomobil.” dediler. Hem imrendim, hem de öfkelendim ona… Yine bir gün karasabanla çift sürerken tarlada; tepemden gökyüzünden kocaman bir şey uçuyordu, kartal gibi bir şey. Sordum: “Ne biçim araç bu?” “Tayyare” dediler ona. Bir kulpuna yapıştığım karasaban aracına baktım, bir de tepemden uçan araca. Hadi sen ol da üzülme, Öfkelenme?.. Temmuz ayının sıcağında, gündüzleri sap çekmek zor oldugu için, çoğunlukla geceleri çekilir demetler. Öküz arabalarının dingillerinden çıkan gıcırtılar yakından ağlamaklı, uzaktan türkülüdür. Öküz arabalarının yükü yakından dağ gibiyken, uzaktan oyuncaksıdır. Ve gecenin karanlığının içinde kentin ışıkları, yukardaki milyonlarca yıldızı söndürmek için oynaşırlar gözümün önünde… “Ooof be! bunalıyorum! bunalıyorum!” (Hadi sen ol da bunalma.)

“Dur bakalım oğlum ibram” dedim kendi kendime. Bir çare geldi aklıma: Para biriktirip köyden kaçmak ve binlerce ışığın çalkalandığı yere ulaşıp okumak?… Bunu mutlaka uygulamalıydım: Babamın ve ninemin verdiği harçlıklan harcamıyordum. Yani, kahvelerde çay, düğünlerde macun, bakkallardan leblebi almıyarak para biriktiriyordum. Hatta bir ara Katırlı’ya taş kırmaya bile gittim. On liradan fazla param olmuştu, (bu günün parasıyla bin lira) hepsi de bozuk nikel paraydı bunların. Bir kese içinde teke taşağı gibi cebimde taşıyordum, çaldırmaktan korktuğum için… ilk sabanın kulbuna yapıştığım yıldı bu: Aylardan Mayıs, mısır ekme zamamydı; gündüzleri çift sürüp geceleri çayırda kalıyordum öküzlerle beraber. Benim yatak yaptığım yere, iki arkadaş daha geldi. Geceleri arkadaşlarla kırda kalmak, yalnız kalmaktan yeğdir… Bizim buralardaki manzara, hiç bir yerde yoktur, diyebilirim. Şuna bak hele: Dağlar ormanlı ormanlı, dereler şarıl şarıl, tarlalar deniz gibi dalgall, çayırlarda bin bir çiçek, çiçeklerde arılar vazur vazur bal toplarken, ağaçlarda kuşlar türkülü, çalılarda tospağalar tak da tak, büklerde üveyikler yumurtada, kayalarda keklikler gıdak da gıdak… Bütün bunlan görüp duyduktan sonra, resim yapmadan ve şiir yazmadan durulur mu? Ama nasıl? Bir elinde karasaban, bir elinde kalem. “Çarpılıyorum! bu bir çarpıklık?..” Geceleri ay ışığında resim çizdigimi söylesem, görmeden inanmazsınız belki de. Yukarıda yansıtmaya çalıştığım manzara; mavi ve lacivert bir tüle sarılı şimdi. Çalılara bağlı duran öküzler tek canIı varllklardır bu manzaranın içinde, geviş alıyorlar yorgun yorgun. Öteki canlılar

çekmişmavi örtüierini üstlerine, şimdi uyumaktadırlar. Aydede tepenin üzerinden yavaş yavaş yukseldikce, bizim öküzler ayan beyan canlandı. Yanı başımda yatan arkadaşlar, soluk alıp horlamasalar, ölü sanır insan onları. Bir murat kuşu uçtu pevkirerek, geçti aydedenin önünden. Tepeler muska muska, yakın ve uzak. Aydede sini sini, yusyuvarlak… Çiziyordum el yordamı, göz kararı. Belki de bir avuntuydu bu?.. 0 gece, ondan sonra: ya manzaranın serhoşlugundan, ya da resim çizmenin mutluluğundan olacak, derin bir uyku çektim… Keşke çekmez olsaydım. Ay batmış güneş dogmuş. Arkadaşlar kalkmş, öküzlerini çözüp gitmişler… Uyanır uyanmaz hemen paralarımı yokladım: “Bire anam! paralarım yok?” Oyana kapın bu yana kapın, yok anam yok!.. Şöyle bir bakındım, teselli almak için etraftaki manzaraya: Kim yakmıştı bu ormanları? Kimler çignemi şti şu çayırları, bu çiçekleri? Kuşların ağzını kim bağlamıştı? Derelerin suyunu kimler kesmişti? “Tuuu Allah belanızı versin! yazık değil mi bu dünyaya?.:’

Bu para için, arkadaşların hiç birini hırsız tutmadım. Yakışmazdı Hacı ibrahim’in torunun’a, bir kimseyi köy içinde hırsız göstermek. Çünkü ne dedem ne de babam, mallarını ve canlarını kimseden sakınmamışlardı.

Bu olaydan sonra, kaçıp okullarda okuyabilmekten umudumu hepten kesmiştim. Ve ondan sonra elim ayağım tutmaz oldu. Babamın hali vakti yerinde oldugu için, benim yakamı bir iki yıl boş koydular. Bu ara beni en iyi avutan avcılık oldu. Avcılıkta gezerken ben, köyümüzün manzarası tekrar güzelleşiyordu… Günün birinde avcılık, “ayıngacılık”a dönüştü.

“Balaban” adlı kitabımdan:

“Yıl 1937. Onaltı yaşlarımda ya varım ya yokum? Kendi malımızı kendimiz satalım dedik, düştük yollara. Dört kişi idik. İkisi tecrubeli ayıngacı, ikimiz acemi. Dağ başında büyük bir in. Kar yağdığı zaman ikibin koyun alırmış içerisi. Dağ başında koca bir kovuk. Her yerden görünür. Önündeki kayalar birer heykel, aşağıdaki uçuruma ha düştü ha düşecek.

İçeriye yeni girmiştik, işe yeni başlamıştık. Gecenin içinden bir silah patladı. Bütün dağlar bu sesi aldı ve verdi. Bir, bir daha, elli silah birden patladı…

Bu çemberi yarıp da kurtulmak hüner değildi, çünkü bizde de silah vardı…

Yd 1937 Aralık. Dayak atmanın bir kaç türlü usulü varmış. Jandarmanın bildiğini öğrendik. Dağ başı olacakmış ve de dere şarıl şarıl akacakmış…

Bizim köyün üst başında bir dere vardır. Kayadan kayaya çarpar suyunu. Adını

Sarpdere koymuşlar.

Önde bir jandarma ortada ben, arkada bir başkası… Yıl 1937 Aralık. Kış köylüyü sıkı bastırmış… Ortada ben, önde ve arkadakiler silahlı. En arkada anam. Başka kimsecikler yok… “Bir varmış bir yokmuş derler, günün birinde deccal çıkınca ve de ameli bütün olmayanı alır götürürler.” Ortada ben ve en arkada anam. Pencerelerde insan yüzleri… “Ve deccal çıkınca, kimin ameli bütün değilse o da gitti gider.”

Kayadan kayaya çarpıyordu suyunu sarpdere. Önce ayaklarım suda, sonra havada.

Kayadan kayaya çarpıyordu su kendini. Önce su. Sonra hava…”

“Dam” dediğimiz, “mapushane” dedikleri, şimdi “ceza evi” olan yer, dışardan

korkulduğu gibi değilmiş. Orada da senin benim gibi bu dunyanın insanları, ben’I ademler yatmaktadır.

Üç arkadaşla birlikte ben tutuklandığım zaman, babamı da tutuklamışlardı. 16 yaşında

bir çocuğun böylesi belalı işlere yalnız başına girebileceğine inanmamış olmalarından ileri geliyordu belki. Babam yargılanma sonunda beraat etti. Bizlere de birer yıl ceza verdiler. Dört kişiden ikimizin cezası yaşından ötürü, altşar aya indiği halde, 16.000 lira para cezasından evrilen 3 yılık mahkümiyet cezası, yaşımızdan ötürü bir gün bile indirilmedi… İlk günler, dama düştüğüme oldukca seviniyordum; burada ne karasaban ne de düven vardı. Bir ara marangozlukta, çorapcılıkta, ayakkabıcılıkta çalıştım ve saat tamirini öğrendim. Bunların hiçbiri avutamadı beni. En iyisi okuyup yazmaktı, ya da resim çizmek. Tellaldan satın aldığım bir tarih kitabı bana çok şeyler öğretiyordu. İşte Şair Baba (Nazım Hikmet) bu dönemde gelmişti Bursa damına. 0 zaman duymuştum, resim yapan ve şiir yazan bir adamın var olduğunu. 0 zamana dek, resim çizmelerimin ve yazı yazmalarımın nerelere varabileceğini şu kadarcık düşünmemiştim.

Nazım Hikmet’le tanışması ve o’na çırak olup arkadaşlık yapması kolay olmadı. O’nu ilk gördüğüm zaman, kalemi ilk gördüğüm zamankinden daha çok şaşmış ve sevinmiştim. O’nun yanına gitmek için bir çok kişilere yalvarıp yakardım, beni o’nunla tanıştırın diye. Aracılık yapmasını istediğim mapusların içinde, yalnız iki kişi gördüm o’nu seven: Hafız Mehmet ile Eyüp Ağa. Öbürlerinin söylediklerine göre o’nun kadar kötü kişi yoktu dünyada. Örneğin: “Yavuz”u kaçırmaya kalkan, bizim malları dağıtacak olan, kızlarla oğlanları, kadınlarla erkekleri, biribirine katmak istiyen hep o idi. Bütün bu yergilere karşın ben, o’nun yanına gittim ve kendisine 250 kuruş) vererek suretimi yaptırdım. Ama on günlük bir buluşmadan sonra, yani benim resmim bittikten sonra, yanına gidemez oldum: Çünkü o siyasi mapus, ben ise adi mapustum. Bu ayrılık bir yıldan fazla sürdü. Ben o’ndan bir takım teknik usuller kapmış olduğum halde, onun benim resim yaptığımdan haberi yoktu. Durmadan çalışıyordum, o’na çırak olma durumuna gelebilmek için.

Üç buçuk yılı doldurup damdan çıkmama bir kaç ay kalmıştı. Nişanlımın resmini

yapıyordum hayalimden. Resmi koğuşta bırakıp dinlenmek için maltaya çıktığım zaman, üç kişiyle karşılaştım. Üçünün de ellerinde bıçak vardı. (Biri bizim ayıngacı arkadaş.) Köpekten kaçarsan ısırır hesabıyla, yanlarından geçip giderken arkamdan bir bıçak yedim, bir, bir daha… Ben kaçıyor onlar kovalıyorlardı… Dördüncü bıçağı yememek için, yani ölmemek için koguşlardan birine sığındım…

Artık ne okumak ne yazmak ne de resim çizmek, oysa ressamlığın ve yazarlığın ne oldugunu sezinlemiştim. Ben de sanatçı olabilirdim oysa, artık bunlar uzak birer umut bile degildi. Artık ben, tabanca ve bıçak üstüne düş kurmaktaydım.

Damdan dışarıya çıkar çıkmaz evlendirmek istediler beni, direttim, ama nafile. Bizim düğün olduğu gün, benim bela bizim evin önüne gelmesin mi? Evet o’nun sesi, ana avrat sövmekte bana. Ama niçin diyeceksiniz? beni niçin vurmuş?… Vallahi ben de sonradan öğrendim: Benim alacağım kızı o alacakmış… Evlendikten sonra bırakıp askere gitmek istedim, götürmediler… Ben kaçtıkca üstüme üstüme geliyordu bela. Beladan kaçmak bir yere kadarmış, öğrendik… Yll 1942 Kasım. Karşılıklı patladı tabancalar biribirine. 0 mezara, ben dama.

“Selamun aleykum!.:’ “Aleykum selam, geçmiş olsun Seçköylü İbram!”

Hemen tekrar, daha beter bir hızla sarıldım kalemle kağıda: Her gün bir tutsağın

suretini çiziyordum, gelişti gidiyor resimlerim…

NaZim Hikmet’in yanına çırak girmeme ramak kalmışken, koptu kıyamet: Yıl 1943 yılbaşı gecesi, babamı vurmuşlar. Babam Hasan Çavuş ölünce, ellerim ayaklarım felç oldu sanki, uç ay kıpırdamadım. Beni tekrar ayağa kaldıran, resim yapma aşkı oldu. Babamın resmini yapıp, bırakmaktı ne büyük amacım. Öyle bir ofke, öyle bir arzuyla çalışıyordum ki, sanki mapushanede değildim. İşte bu dönemlerde Ustam Nazım Hikmet ile tekrar buluşup, o’na çırak oldum. Bundan sonra sahiden okul olmuştu ceza evi bana. Köy yerinden kötü haberler gelmedikce, hep arife günlerinde sürüyordum yaşamımı. Oysa açlık çekiyorduk zaman zaman… Bu ara karımın ve yeni doğan çocuğumun ölüm haberleri geldi bir de. Oğlan kardeşim askere gitmiş, kızlar da kocaya. Şimdi Balabanların evinde iki kadından başka kimse kalmamıştır. “Dayan oğlum Balaban! Dayanıyorum!..” Kederden ve açlıktan ölmemek için berberliği öğrendim: Günlerin yarısını berberlikle yarısını resimle geçiriyordum.

Derken bir zaman geldi, berberliği de bıraktım. Artık tutsakların suretlerini, para karşılığında yapmıya başlamıştım. Ayrıca tutsak arkadaşları çıplak model tutup, akademik resime de çalışmaya başlamıştım. Ama eniştem Hüseyin’i zatürre yaptıktan sonra, kimse bana çıplak model durmadı. Haklıydı tutsak arkadaşlar, bu hastalık eniştemin ölümüne sebep olmuştur.

1945 yılında imralıya giderek ayrıldım ustam Nazım Hikmet’ten. Orada kaldığım üç yıllık bu süre içinde, tarlalarda çalışan tutsak arkadaşların resmini çizdim durmadan. Ve kış ayları boyunca ahırlarda, öküzlerimizin akademik resimlerine çalıştım. Resimden arta kalan zamanlarımda, oranın kütüphanesinde bulunan kitapları okudum.

Orada benim resim çalışmalarıma yardımcı olan tutsak arkadaşların, gardiyanların, amirlerin ve İzzet Akçal’ın kulakları çınlasın… İmralı’dan Edirne Yanık Kışlası’nı boyamaya gittigim zaman, orada resimlerime bakarak “pilan çizdi” gerekcesiyle bana işkence yapanların azıcık adamlıkları varsa utansınlar. Çünkü benim yaptığım resimler, ne “pilan” ne de “orak çekiç” ne de “afiş”tir. Bunlar, yaşantımızın izdüşümüdür… Güzel sanatlarla uğraşan bir sanatçıyı, türlü oyunlar ve mesnetsiz nedenlerle karakollara sürüp çirkinleştirmeye çalışan adamlar utanır mı?.. Nazım Hikmet’i suçsuz yere 13 yıl damlarda yatıranlar, O’nun çırağına karşı mı namuslu davranacaklard1? Hayır!.. Hakikaten bu mertebeye çıkacağımı bilselerdi, “İmralı’da tutsaklara komunizmi aşilıyor.” gerekcesiyle beni Bursa ceza evine sürenler, motorla denizden geçerken, taşaklarıma taş bağlayıp balıklara yem ederlerdi… Bunu böylece uygulamadıklarının pişmanlıklarını, son ylllarda şahsıma kurulan tuzaklardan anlıyorum.

İmralı’dan sürüldüğüm için, iki ay kalmış olan cezam tam beş yıla çıktı; yani, sil yeni baştan yaptılar. Ama ben buna da dayandım, hatta sevindim. Neden mi? Tekrar ustama kavuştum. Ve üç yıl daha O’nunla bir arada kaldım. Yani, yarım kalmış olan kültürümü tamamladım. Ve 1950 affıyla damdan çıktığım zaman, sırtımda resim tablolarım vardı.

Damdan çıktıktan bir ay kadar sonra, Şair Baba’dan bir mektup aldım. Beni istanbul’a çağırıyordu. En ufak bir desenimi dahi bırakmadan, resimlerimin tümünü de getirmemi istiyordu. Dediğini aynen yaptım. Beni köprüde Münevver yenge karşıladı. Kadıköy-Cevizlik’de, annesinin evinde oturuyorlardı. Evine gittiğim zaman, kapının önünde sarılıp öpüştük ve sevincimizden ağlıyorduk ikimiz de. Taa ben askere gidene dek ustamın evinde kaldım O’nunla beraber.

Nazım Hikmet’in evine, hep ünlü kişiler geliyordu. İlkin Muhsin Ertuğrul’u onun evinde gördüm. Celal Esat Arseven’e, benim resim sanatımın biçimini anlatmaya uğraşırdı boyuna. Bir de Gazap Üzümcü Rasih (Rasih Güran) vardı, resim üstüne ustamla dalaşan… Benim resimlerimi en iyi anlayan Mehmet Ali Aybar vardı… Bir gün Zekeriya Sertel, karısı Sabiha ve kızı Sevim ile beraber geldiler. Resimlerime hayrandılar. Hatta bir resim verdim onlara, Avrupa’ya götürmeleri için. Bir ara Baba yanıma geldi: “Nasıl kızı beğendin mi?” diye sordu. Ben kızı beğenmiştim ama, o günden sonra bir daha yüzünü gorebilirsen al da evlen… Sabahattin Eyüboğlu ile Bedri Rahmi’yi de orada gördüm. Bedri, benim hacimli resimlere bakıp, bana heykel yapmayı sallk vermişti. Ben de o’na şiir yazmayı salıkladım… Bu ara Vedat Günyol’u tanıdım. Nazım Hikmet’in evine en sık gelenlerden biriydi o… Bir de Peride Celal adında bir kadın yazar vardı… MAYA galerisi o yıl açılmıştı. İlk teşhir edilen resimlerin içinde benim de bir tablom vardı.

Bir gün istanbul’a indiğim zaman MAYA’ya ugramıştım. Orada benim tanıdığım, A. H. Tanpınar ile Peride vardı. Tanpınar çalımlı bir eda ile benim teşhir edilen “Yol” resimimi gösterip: “Çok iyi çok güzel beğeniyorlar ama, ben senin resimlerini, kızmazsan biraz tenkit edecegim?” dedi. Bendeki cevap gayet kısa: “Ben tenkidi severim, buyurun.” dedim bekledim… Hoca da ses yok… Bir dakika, beş dakika yok, dayanamadım: “Ben tenkide bayılırım!” dedim tekrar bekledim… Hoca da yine ses yok… Ama oradakiler durur mu, bastılar kahkahayı… Ertesi gün istanbul’dan eve dönünce Sair Baba, beni yanına çağırdı; yüzü asık ve öfkeliydi: “Otur karşıma!” dedi. Oturdum; nolmuştu benim ustama? Munevver yenge de yanıma oturdu. Ben suç yapmış olduğum sıralarda, yengem benden yana olurdu. Yüzünün terini silerek konuştu ustam: “Ben sana tenbih etmedim mi, bu heriflere karşılık verme diye?..” “Nolmuş kime karşı gelmişim?..” “Vapurda gelirken Feride’ye rasladm o söyledi: Maya galerisinde Ahmet Hamdi seni tenkit ediyormuş da: -ben tenkitden korkmam, bayılırım, gibi laflar etmişsin?..” “Yalan mı, korkmam tabi. Neden tenkit etmemiş madem ki?..” “Hayır olmaz böyle bir başkaldırmak! Biliyorum bunları adam yerine koymuyorsun, biliyorum bunların hepsini silkeleyip atacaksm, ama şimdi sırası m? Arkadan ne demiş biliyor musun? -Yay beyim vaaay, ulan sen kim oluyorsun de tenkide bayılıyorsun, tenkitten korkmuyorsun! Ben senin için bir yazı döşeneyim de gör hele bir, feleğini şaşırmazsan eğer…” “Haydi yazsın ne duruyor, bizim ellerimiz armut devşirmiyor ya!..” “Ülen sen aklılanmaz mısın! Ben sana ne diyorum: Kim ne derse desin, sadece dinleyeceksin. Bir sergi açıp bekliyeceksin, kim ne yazarsa yazsın cevap vermeyeceksin. Bir sergi daha açacaksın, yine bekliyeceksin, cevap vermeyeceksin. Bir daha açacaksın…” “Eeeh yeter be Baba! ben sabır taşı mıyım?..” “Sabırtaşı değilsin ama, sabırtaşı gibi olmalısın. Bu ortama kendini kabul ettirebilmek için. Yoksa, benim halimi goruyorsun; bana yaptıklarını sana da yaparlar diye korkuyorum?..”

Bundan böyle ustamın nasihatlarını aynen yaptım. Ama yine de zaman zaman saldırılara, iftiralara ve tuzaklara uğradım. Böyle bir talancı ortam içinde, göbeği doğrusuna, soyulan açların, ölen çocukların resimlerini yapıp, “bunları siz soydunuz kırkharamiler!” diye suratlarına çarpan bir sanatçıya, elbette etmediklerini bırakmıyacaklardı.

Bu ara İstanbul’da gezerken, bir Ermeni kızına aşık oldum. Bu havadise ustam pek sevinmişti: “Aşık olan bir sanatçı, hem sağlam hem de bol eser verir,” dedi… Bir gün Vala Nurettin’in evine gidiyorduk, yolda giderken ustam bana bazı tenbihlerde bulunuyordu: “Bu herif, hiç insan sevmez.” dedi, “Hele erkeklerle hiç başı hoş değildir…” “Peki seni nasll seviyor? Sen erkek değil misin?..” “Sever gözükür, fakat inanma!” dedi Nazım Hikmet… Vala Nurettin, tam tersine beni sevmişti… Ustamla şakalaştım: “Ben de senin gibi erkek degil miyim yoksa?..” Vala bu lafın ne demeye geldigini bilmediği için, ikimize de şöyle iltifat etmişti kendince: “Erkekliğinize diyecek yok, ama ikiniz de sapıksınız. Ve bana dönüp: “Haydi bu senin baban, Rusya’da sapıttı, (komünist oldu manasına) ya sana n’oldu, köy yerinde rahat çift süremedin mi?..”

İlk sergimi açmak için hazırlanıp dururken, “Amanın askerlik geldi başa.” Elalemin delikanlıları, davul zurna ile giderlerken askerlik ocağına, ben iki jandarmanın ortasında gittim. Sanki Sivas iline varır varmaz zincire vurulacaktım. Yanımdaki jandarmalar, trenin penceresinden bile baktırmıyorlardı beni… Peki neydi bu azamet? “Malum, komünistlerin hali bu imiş.” Benim gibiler, ya da şüpheli görünen erler Sivas’a getiriliyorlardı. Orada çok yiğit arkadaşlarla tanıştım. Örnegin Mustafa Zeybekoğlu bir ortaokul ögretmeniymiş. Behram Karaküçük, Adanalı Kemalettin de öyle yiğitti… Asker ocağının en büyük kazancı, bana heykel yapma olanağını sağladı. Sivas’ın çamuru killi, taşı yumuşaktı. Çantama ekmek büyüklüğünde bir taş koyup çıkardım talime. Sabah, akşam ve paydos saatlarında ve bir de pazar günleri, heykel yontardım boyuna. Bir gün tavla deresinde heykel maketi yoğuruyordum, dalgın başımı kaldırdığımda üç kişi gördüm: İkisi Mustafa ile Kemal, öbürünü tanıyamadım: “Balaban işte bu!” dediler. Yeni gelen er, kucakladı opüştük… Kimdi bu delikanlı? Boyu benim kadar esmer güzeli; beli neden böyle yamuk duruyordu? (Sonradan öğrendiğime göre, ceza evinden geliyormuş, güneşi görünce düzeldi arkadaşımın beli.) Türküler söyledi bana o gün, Ruhi Su’dan söyledi. Tavla dereleri inim inim inlerken o gün, ben de aşkımdan ağlıyordum. İşte o gün tanışmıştıkk koca yürekli şair kardaşım Hasan Hüseyin Korkmazgil ile…

Mehmet Kemal ile de asker ocağında tanışmıştık. Her pazar o’nunla kafaları çekmeye giderdik. Buluşma yerimiz Gök Medrese’nin çinili kapısıydı. Boyuna maviler üstüne konuşurduk o’nunIa. İnzibatların şerrinden, her pazar bir yeni meyhane keşfederdi Mehmet Kemal. Keşfetmesi ondan, paralar bendendi çünkü. Bir gün şart koştum; “mademki ben resim çizip heykel yontuyorum, hiç olmazsa sende haftadan haftaya bir şiir yazacaksm?..” Geçenlerde kendisini gördüğüm zaman, tekrar andık o günleri: “Senin sayende üç tane şiir yazmıştım, keşke daha yazsaydım.” dedi… “Hani ula, on tane yazmıştın ya?” dedim… “Sana okuduklarımın üç tanesi sahiden yeniydi, öbürlerini yutturdum sana, başka türlü rakı mı ısmarlıyordun sen adama…” Bir gün erlerden biri, elime gizlice bir pusula sıkıştırdı, açıp okudum: “yarın berberde buluşalım?…” Başka bir yazı olmadığı gibi kağıtta, imza bile yoktu. Ertesi günü indim Sivas’a. Ne kadar berber dükkanı varsa, şöyle bir çaktırmadan gelip geçiyordum önlerinden. Kim ise bu arkadaş, beni görüp gelsin diye yanıma. Derken buluştuk: Güneşberberinin önünde bir er oturuyordu, uzaktan beni görünce geldi: “Sen Balaban’sın?..” (Oysa ilk kez görüyorduk birbirimizi.) “Evet…” Sarılıp kucaklaştık: “Hasan Hüseyin’in selamı var.” dedi. (Hüseyin’i bir ay önce Erzurum’a götürmüşlerdi.) Gözlerinden umut saçılıyordu bu er’in: “Yüzbaşımdan izin aldım seni görmek için, Hüseyin’le hep senden söz ediyoruz. Yanında yaptığın resimlerden var m1? Ben de resime çalışıyorum… İyi ki haberimi alınca geldin, yoksa üzüIürdüm…” İyi ki kimliğini bilmediğim bir çağrı üzerine gitmiştim, Hakkı Torunoğlu gibi bir ressam arkadaşımı kırmış olacaktım. Çünkü o benim için Erzincan’dan Sivas’a gelmişti.

Askerden teskere aldıktan sonra evlenmek istedim, bana kimse kız vermek istemiyordu

hayret. Çocuklarımın anasıyla saklıca anlaşıp kaçtık. Bana kız vermiyenleri kskandrmak için, güzel bir dernek kurduk. Düğün masraflarını, resim karşılığında, Refik Erduran yaptı. Ve Kemal Tahir ile birlikte köye düğüne de geldiler… Şimdi iki oğlum var: Hasan Nazım ve Hikmet, bir de kızım : Aslı, ikisi erkek üçü kız beş de torunum var. (2012)

ilk sergimi 1953 de istanbul’daki Fıransız Konsolos hanesinde açtım. (Kendi sanatımda

bir aşamaya ermeden, resimlerimin birikmesiyle sergi açmaya kalkışmam. Her sergim bir biçim dönemidir. Sergilerimin arasından bunun için uzun yıllar geçer…) ikinci dönem sergimi 1959 istanbul’da yine aynı salonda açtıktan sonra Ankara’da da sergileyip, Bursa’da tekrarladım… Yeni Dal Gurubu ile karma bir sergi düzenledik istanbul’da. Burada teşhir edilen resimlerden ötürü, Balmumcu’da 6 ressam tutuklandık ve sonradan berat ettik… Üçüncü dönem sergimi 1962, istanbul’da aym salonda açtıktan sonra; Ankara, izmir, Denizli, Aydın, (Burada Metin Eloğlu ile beraberdik) Bursa illerinde sergiledim… Dördüncü dönem sergimi 1965, önce Ankara’da gösterdikten sonra, Konya, İsparta, Antalya, izmir illerinde de sergile­ dim. Beşinci dönem sergimi 1969, önce Ankara’da, sonra Adana, (Burada bilindigi gibi, gericiler tarafından resimlerim parçalandı.) Aynı sergimi yıl sonunda istanbul’da tekrarladım.

Yazarlığım, ressamlığımdan çok sonra meydana çıktı. Kitaplarım şunlardır: “Balaban” 1962 de, “iz” 1965 de, “Şair Baba ve Damdakiler” 1968 de,”izdüşümü” 1969 da, “Dağda Duruşma” 1990 da, “Kalıba Sığmayanlar” 1994 de, “Nazım Hikmet Ve Biz” 1998 de, “Avrupada Dolaşanlar” 1999 da, “Tahliyeci Yusuf” 2000 de, “Tekbıyık” 2002 de, “Nazım Hikmetle Yedi Yıl” 2003 de ayrı ayrı yayın evleri tarafından yayınlandı.

Resimlerimden ötürü bir kaç kez tutuklandığım halde, yazılarım için şimdilik bir

soruşturma yok, şeytan kulağına kurşun. Bir dergide yayınlanan resmimin “orak çekiç”e benzemesi iddiasından ötürü soruşturma açılmasına dair Ankara’dan gelen talimatla üç gün karakollarda işkence edildikten sonra savcıya ve daha sonara sorgu yargıcına götürülmüşümdür.

Ustam Nazım Hikmet, kolleksiyon meraklısı olmamamı isterdi. Bundan ötürü, bu şekildeki bazı gerekli evrakı da, hatta bana gelen mektupları da yırtıp atıyordum. Atılan mektupların içinde Nazım Hikmet’inkiler de vardı … Bu konuda da ustam hakllydı. Ne zaman evim aransa, isnat edilen suçu abartıp bana mektup yazan arkadaşlarımı da suç ortağ1 sayıyorlardı… Ama artık ülkemizde demokrasi vardır, ben de bir parça özgür gibiyimdir, bundan ötürü: 1965 yılından beri bana gelen mektupları saklamaktayım.

Resim yapıp sergi açma, kitap yazıp yayma, mektup ve evrak kolleksiyonu yapma

özgürlüğüne sahibim. Ülkede demokrasi var.

Adanada parçalanan tablolardan biri- sağ üst köşede kırık izi görünmektedir.

Son “Beşinci Dönem” sergimdeki resimlerde, önceki ylllarda olduğu gibi, komik bir takım bahaneIer bulamayınca, 30 tane geri kafalıyı sergime saldırtıp kentin en büyük caddelerinde resimlerimi parçalattılar. Ülkede demokrasi varmış: Ben resim sergisi açmakta serbestmişim, ama benim resimler millete zehir saçmakta imiş. (komünizmi aşılamak)… Bunun için halkın içinden bir topluluk gelip beni cezalandırmış… Peki, evimin soyulmasına ne buyrulur? Evin içindeki eşyaların suçu neydi acaba? Eşyalarımın suçu da: beni ve ailemi huzura kavuşturmaktı, besbelli… Ülkede demokrasi var: Benim, güzel sanatlarla uğraşma özgürlüğümün yanında, onların hırsızlık yapma, tuzak kurma, iftira atma özgürlükleri var.

Bütün bunlara karşın, sanatçı ayakta durabiliyorsa, yani bir yaşam savaşı içinde; doğrudan, ileriden ve güzelden yana olarak yapıtlar koyabiliyorsa ortaya, o’nun ayakta durmasını sağlayan, o’nu destekliyen yigit insanlar, sanatçılar ve yazarlardır elbette.

 

 

İbrahim Balaban